Akılcı Olmanızı Engelleyen 12 Bilişsel Önyargı

İnsan beyni saniyede 10 üzeri 16 işlem kapasitesine sahiptir, bu da onu halen mevcut herhangi bir bilgisayardan daha güçlü kılmaktadır. Ancak bu beynimizin önemli kısıtları olmadığı anlamına gelmiyor. Basit bir hesap makinesi bizden binlerce kat daha fazla matematiksel işlem yapabilir ve hafızamız genelde faydasız olmanın da ötesinde yetersizdir – dahası, bilişsel önyargılara, yani şüpheli kararlar vermemize ve hatalı sonuçlara varmamıza neden olan düşünüşümüzdeki can sıkıcı aksaklıklara maruz kalırız.

İşte bilmeniz gereken en yaygın ve en kötü bilişsel önyargıların bir düzinesi.

Başlamadan önce, bilişsel önyargıları ve mantıksal yanılgıları birbirinden ayırmak önemlidir. Mantıksal bir yanlışlık, mantıksal argümantasyonda bir hatadır. Öte yandan, bilişsel bir önyargı, düşüncemizde gerçek bir eksiklik veya kısıtlamadır – hafıza, sosyal ilişkilendirme ve yanlış hesaplamalardan kaynaklanan (istatistiksel hatalar veya yanlış olasılık duygusu gibi) muhakeme hatalarıdır.

Bazı sosyal psikologlar, bilişsel önyargılarımızın özellikle de tehlikeli durumlarda bilgileri daha verimli bir şekilde işleyebilmemize yardımcı olduğuna inanıyorlar. Yine de bizi büyük hatalar yapmaya yönlendirebiliyorlar. Yargıda böylesi hatalara eğilimli, ancak en azından onlardan haberdar olabiliriz. İşte aklınızda bulundurmanız gereken bazı önemli noktalar.

Onaylama Önyargıları

Bizimle aynı fikirde olan insanlarla aynı fikirde olmayı severiz. Bu nedenle kendi siyasi görüşümüzü yansıtan web sitelerini ziyaret ediyoruz ve çoğunlukla benzer görüş ve beğenilere sahip insanlarla takılıyoruz. Davranış psikolojisi uzmanı B. F. Skinner’in bilişsel uyumsuzluk olarak adlandırdığı şekilde, bizi düşüncelerimiz ile ilgili rahatsız veya güvensiz hissettiren bireyler, gruplar ve haber kaynakları keyfimizi kaçırır. Onaylama önyargılarına götüren bu tercihli davranış tarzıdır – yalnızca önceden var olan görüşlerimizi güçlendiren bakış açılarını referans alan ve ne kadar geçerli olursa olsun dünya görüşümüzü tehdit eden görüşleri görmezden gelen ya da reddeden bilinçaltı eylemi. Ve paradoksal olarak, internet bu eğilimi daha da kötüleştirmiştir.

Grup içi Önyargıları

Onaylama önyargılarına biraz benzer şekilde, grup içi önyargıları (yanlılığı) da doğuştan gelen kabilelik eğilimlerimizin bir tezahürüdür. Ve garip bir şekilde, bu etkinin çoğunun oksitosin ile ilgisi olabilir – “sevgi molekülü” diye adlandırılan hormon. Bu sinir iletici salgı, kendi grubumuzdaki kişilerle sıkı bağlar kurmamıza yardımcı olurken, dışarıdakilerle tam tersi bir işlev görmekte, bizi onlara karşı şüpheci, korkulu ve hatta küçümseyici kılmaktadır. Sonuç olarak, grup içi yanlılık, grubumuzun yeteneklerini, gerçekten tanımadığımız insanlar aleyhine aşırı değerlememize neden olmaktadır.

Kumarbazın Yanılgısı

Buna yanılgı denmektedir, ancak daha çok düşünüşümüzdeki bir aksaklıktır. Geçmiş olaylara, gelecekteki sonuçları bir şekilde etkileyeceklerine inanarak çok büyük bir önem atfetme eğilimimiz vardır. Klasik örnek, yazı-tura için para atmaktır.  Ard arda diyelim ki beş kez tura geldiğinde, gelecek sefer yazı geleceğini öngörme eğilimdeyizdir, şimdiye kadar şans turadan yana olmuş olmalıdır. Ancak gerçekte ihtimal hala 50/50. dir. İstatistikçilerin söylediği gibi, farklı atışlarda elde edilen sonuçlar istatistiksel olarak bağımsızdır ve herhangi bir sonuç olasılığı halen % 50’dir.

Bununla ilişkili olarak, pozitif beklenti önyargısı da vardır – ki bu genellikle kumar alışkanlıklarına neden olur. Bu, şansımızın sonunda değişmesi gerektiği ve iyi şansın yolda olduğu duygusudur. Benzer şekilde, yeni bir ilişkiye başladığımızda bizi bunun bir öncekinden daha iyi olacağı inancına yönlendiren de aynı duygudur.

Satın Alma Sonrası Akılcılaştırma

Tamamen gereksiz, hatalı veya aşırı pahalı bir şey satın aldığınız zamanı hatırlayın. Satın alma işlemini bunun tamamen harika bir fikir olduğuna kendinizi inandıracak derecede mantıklı bir hale getirdiniz mi? Evet, bu, satınalma sonrası akılcılaştırması işbaşında demektir – yani berbat kararlar aldıktan sonra kendimizi, özellikle de kasa başında, daha iyi hissettiren bir tür dahili mekanizma. Satın alanın Stockholm Sendromu olarak da bilinir, alımı özellikle de pahalı olanları, bilinçsizce haklılaştırmanın bir yoludur. Sosyal psikologlar bunun bağlılık ilkesinden, yani tutarlı kalmak ve bilişsel uyumsuzluk durumundan kaçınmak konusundaki psikolojik arzumuzdan kaynaklandığını söylemektedirler.

Olasılığı İhmal Etme

Çok azımız arabaya binmekte ve araba yolculuğu yapmakta sorun yaşarız, ancak çoğumuz bir uçağa girip 10.000 metre yüksekte uçma konusunda büyük bir korku yaşarız. Uçmak, açıkçası, tamamen doğal olmayan ve görünüşte tehlikeli bir faaliyettir. Ancak neredeyse hepimiz bir araba kazasında ölme olasılığının bir uçak kazasında ölmekten çok daha büyük olduğunu bilir ve kabul eder – fakat beyinlerimiz bizi bu kristal berraklığındaki mantık sonucu rahatlatmaz (istatistiksel olarak uçak kazasında ölme ihtimali 5.000 de1’e iken, araç kazasında ölme ihtimali 84 de 1’dir) [diğer kaynaklar, ihtimalin 20.000’de 1’e kadar yükseldiğini gösterir]. Merdivenlerden düşme ya da kazara zehirlenme gibi çok daha olası bir durum yerine karşı terör eyleminde öldürülme konusunda daha fazla endişelenmemizin sebebi de aynı fenomendir.

Bu, sosyal psikolog Cass Sunstein’ın olasılık ihmali olarak adlandırdığı, tehlike ve riskleri düzgün şekilde kavrama konusundaki yetersizliğimizdir – ki bu bizi nispeten zararsız faaliyetlerin risklerini abartmaya yönlendirirken, daha tehlikeli olanları daha iyi zannetmeye iter.

Algıda Seçicilik Önyargısı

Bu, daha önce o kadar fark etmediğimiz şeyleri aniden fark etme etkisidir. Ancak burada sıklığın arttığını yanılgısı yaşarız. Mükemmel bir örnek, yeni bir araba satın aldıktan sonra açıklanamaz bir şekilde, aynı arabayı neredeyse her yerde görmeye başlamamızdır. Benzer bir etki, etraflarındaki bir sürü gebeliği aniden fark eden hamile kadınlar için de geçerlidir. Veya belirli bir sayı veya şarkı olabilir. Bu şeyler daha sık ortaya çıktığı için değil, (nedeni ne olursa olsun) aklımızda olan öğeyi seçtiğimiz ve daha sık farketmekte olduğumuzdandır. Burada sorun,  çoğu insan, bunu seçici bir önyargı olarak görmemekte ve aslında bu öğelerin veya etkinliklerin artan bir sıklıkta gerçekleştiğine inanmaktadır – ki bu çok rahatsız edici bir his olabilir. Ayrıca bazı şeylerin veya olayların görünümünün muhtemelen tesadüf olamayacağı duygusuna katkıda bulunan bilişsel bir önyargıdır.

Mevcut Durum Önyargısı

Biz insanlar genellikle değişimden endişe etme eğilimindeyizdir, ki bu çoğunlukla bizi her şeyin aynı kalmasını veya mümkün olduğunca az değişmesini garantileyen seçimler yapmaya yönlendirir. Söylemeye gerek yok ki, bunun siyasetten ekonomiye kadar her konuda sonuçları vardır. Rutinlerimize, siyasi partilerimize ve restoranda en sevdiğimiz yemeklere sadık kalmayı severiz. Bu önyargının bir zararı, diğer bir seçeneğin daha değersiz ya da işlerin kötüleşmesine neden olacağına dair dayanaksız varsayımdır . Mevcut durum (statüko) önyargısı şu ifade ile özetlenebilir: “Bozuk değilse, düzeltmeyin” – muhafazakar eğilimimizi besleyen bir atasözü. Ve aslında, bazı yorumcular, çoğu bireyin reform fikrini desteklemesine rağmen, bu sebeple ABD’nin evrensel sağlık hizmetini yürürlüğe koymaya onay veremediğini söylüyor.

Olumsuzluk Önyargısı

İnsanlar kötü haberlere daha fazla dikkat etme eğilimindedir – ve bunu sadece marazi olduğumuz için yapmayız. Sosyal bilimciler, bunun seçici dikkatimizden kaynaklandığını ve seçeneklere bağlı olarak, olumsuz haberi daha önemli veya büyük olarak algıladığımızı belirtirler. Kötü haberleri daha fazla inanılır bulma eğilimindeyiz, çünkü belki de aksine beyanlardan kuşku duyarız (veya sıkılırız). Daha evrimsel olarak, kötü haberleri önemsemek iyi haberleri görmezden gelmekten daha uyumlu bir davranış olabilir. (ör. “kılıç dişli kaplanlar berbat” ifadesine karşı “bu meyvelerin tadı iyi”). Bugün, gerçekten olumlu haberleri feda ederek olumsuzlukta ısrar etme riskini yaşıyoruz. Steven Pinker, “Doğamızın Daha İyi Melekleri: Şiddet Neden Reddedildi” başlıklı kitabında suç, şiddet, savaş ve diğer adaletsizliklerin istikrarlı bir şekilde azaldığını ileri sürüyor; ancak çoğu insan, işlerin kötüye gittiğini iddia edecektir – bu da olumsuzluk önyargısına mükemmel bir örnektir.

Çoğunluk Partisi Etkisi

Genellikle bilinçsiz şekilde, kalabalığın akışıyla birlikte gitmek isteriz. Kitleler bir kazanan ya da favori seçmeye başladığında, bireysel beyinlerimiz kapanmaya başlar ve bir çeşit “grup düşüncesi” ya da sürü zihniyetine girer. Hatta bu büyük bir kalabalık ya da tüm ulusun isteği olmak zorunda da değildir; bir aile ya da bir grup iş arkadaşı gibi küçük grupları da içerebilir. Çoğunluk partisi etkisi, destekleyici sebepleri ya da motivasyonları ne olursa olsun, davranışların, sosyal normların ve memlerin insan toplulukları içinde çoğalmasına neden olur. Bu nedenle kamuoyu araştırmaları, bireylerin bakış açılarını buna göre yönlendirebilir oldukları için suçlanırlar. Bu önyargının büyük kısmı, ünlü Asch Uydumculuk Deneyleri tarafından gösterildiği gibi, doğuştan gelen uyma ve uyum sağlama arzumuz ile ilgilidir.

Öngörü Önyargısı

Kendi zihnimizde 7/24 saat sıkışan bireyler olarak, kendi bilincimizin ve tercihlerimizin sınırları dışında öngörü yapmak genellikle zordur. Bunun için bir gerekçe olmasa da, çoğu kişinin bizim gibi düşündüğünü varsayarız. Bu bilişsel eksiklik, genellikle, insanların yalnızca bizim gibi düşünmekle kalmayıp, aynı zamanda bizimle aynı fikirde olduklarına inanmaya eğilimli olduğumuz, sahte fikir birliği önyargısı olarak da bilinen bir etkiye yol açar. Bu, ne kadar tipik ve normal olduğumuz ile ilgili abartılı tahmin yaptığımız bir önyargıdır ve olmayan konularda fikir birliğinin var olduğunu varsayarız. Dahası bu, radikal ya da marjinal bir grubun üyelerinin, olduğundan daha fazla kişinin onlarla aynı görüşte olduklarını varsaymasına sebep olacak bir etki yaratabilir. Veya bir seçim veya spor karşılaşmasının galibinin tahmininde abartılı güvene yol açabilir.

“Şu An” Önyargısı

Biz insanlar kendimizi gelecekte düşünmek ve davranış ve beklentilerimizi buna göre ayarlamakta çok zorlanırız. Çoğumuz, acıyı sonraya bırakırken, şu andaki zevki deneyimlemeyi tercih edecektir. Bu, ekonomistler (yani, fazla para harcamayıp tasarruf etme konusundaki gönülsüzlüğümüz) ve sağlık uygulayıcıları için özellikle endişe verici bir önyargıdır. Gerçekten de, 1998’de yapılan bir araştırma, önümüzdeki hafta için gıda seçimi yaparken, katılımcıların %74’ünün meyveyi seçtiğini gösterdi. Ancak yemek seçimi bugün için olduğunda, % 70’i çikolatayı seçiyordu.

Çapalama Etkisi

Aynı zamanda “görelilik tuzağı” olarak da bilinen bu etki, sadece sınırlı sayıda madde ile karşılaştırma yapma eğilimidir. Buna çapa etkisi denir, çünkü diğer her şeyle kıyasladığımız bir değer veya sayıya sabitlenmeye eğilimliyiz. Klasik örnek, indirimde mağazada satışa sunulan bir üründür; fiyatın kendisini değil, fiyat farkını görme eğiliminde oluruz. Bu sebeple bazı restoranlar menülerinde makul fiyatlı olanların yanında çok pahalı yemekleri de sunar. Ayrıca, aynı sebeple, bir seçenek verildiğinde, çok pahalı olanı veya çok ucuz olanı değil, orta seçeneği seçme eğiliminde oluruz.

 

Orijinal metin: http://io9.gizmodo.com/5974468/the-most-common-cognitive-biases-that-prevent-you-from-being-rational